Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2012 Salı

Hollanda 5-6-7 ve 8. Gün: 28-30 Nisan, 1 Mayıs

Son 4 gün hiç yazmamışım. Aslında biraz tembellikten. Sabahları gün ölmesin diye erken kalkıp yazıyordum, ama 4. günden sonra yapacak cok bisey kalmayınca 9'da uyanmaya başladım yazamadım.
Tersten gideceğim, hatirlamak daha kolay oluyor....

Gün 8 - Cumartesi
Dönüş günü... Uçak saat 17.30'da. 3'e kadar vakit var. Kuzen de annesinin evinde sızdığı için sabah 4 kişi fırında yapılmış kruvasanlarla kahvaltı yaptık. Sonra kuzenin çalıştırdığı küçük takımın (10-11 yaşındaki çocuklar) maçına gittik. Kuzen sezon başından beri bu takımın antrenörü. Ligde kendi kategorilerinde oynuyorlar. Gittik, cocuklar maç yaptı biz izledik. Rakibi yendiler, şampiyon oldular. Onların kutlamasına eşlik ettik. Sonrasında dışardan endonezya yemeği alıp evde yedik. Pek sevmedim endonezya yemeklerini.

Uçak için havaalanına gittik sonra... Aktarmalar ve beklemeler ile uzun bir yolculuktan sonra evimize vardık...

Gün 7 - Cuma - Kraliçe Günü
Bugün Hollanda'da milli bir bayram. Kraliçenin doğumgününü kutluyorlar. Tüm meydanlarda konserler, gösteriler... Tüm şehirlerden Amsterdam'a gelenler var. Herkes Turuncu birşeyler giymiş/takmış ve ellerinde şaraplar biralar. Kanallarda ise teknelerde bir dolu parti... Biz aslında tatilimizi bugünü de kapsayacak şekilde genişletmiştik. Teyzem görmek lazım dedi diye. Gerçekten görmek lazımmış.


Bir gün önceden bir meydanda yer kaptık. Yeri koli bantları ile işaretlemek sureti ile... Bu kaptığımız yerde teyzemin evden atacaklari ile 2. el satış yapacağız :) Sabahın köründe (7.30 sanırım) elimizde 4 koca bavul ile evden çıktık. 3 kişi zar zor taşıdığımız bu eşyaları götürüp standımıza yerleştirdik. Hava buz bu arada... Satılık olan örtülerden birini üzerime alıp, kraliçe günü berelerinden birini kafama takınca evsiz birine dönüştüm :)


Malların bir kısmını satıp 20 Euro kazanıp geri kalanını çöpe atıp meydanlara doğru yollara koyulduk. Millet cosmuş. Cidden bir karnaval havası. Düşününce mevzu çok komik, eski kraliçelerinin doğumgünü... Ama millet sokaklarda ellerinde içki kocaman bir doğumgünü partisi halinde...




Akşamüstü kuzenle eşim bizi satmayı / kaybetmeyi başardılar, ve bir ton sinir bozukluğu ile eve döndük. O yüzden akşamı es geçiyorum.

Gün 6 - Perşembe
Bugün artık hiiiç planımız yok. Sadece belediyeye gideceğiz, oradan da peynir alışverişine. Sabahtan bunları halledip, sonra yine bizim faslı balıkçıdan balık yaptırıp evde yedik.

Akşam üstü yine Dam'a giderek biraz dolaştık. 6.30'da evde olmamız gerekiyordu, teyzemin arkadaşı ile teyzemin yeni evine biraz eşya taşıyacaktık. Onları taşıdık.

Evde şarap keyfi bir süre...

Gece yine yürüyerek bir gün sonrası için yer tutmaya gittik. Acaip yağmur yağdı. Yerimizi tutup yine yürüyerek geri döndük. neden yürüdüysek. Sırıksıklam olduk :)

Gün 5 - Çarşamba

Sabahtan Vondelpark... Burası Amsterdam'da şehrin içindeki en büyük park. Teyzemin evinden yürüyerek 20 dakika. Ama biz nasıl becerdiysek 1 saatte yürüdük. Önce belediyeye, oradan semt evine, oradan şişeciye vs derken bi baktık 1 saat olmuş. Belediye meğer çarşamba sabahtan kapalıymış! Orada bir dolu insan part-time çalışıyor. Birine çalışıyor musun diye sorunca evet 24 saat, evet 18 saat falan gibi cevaplar veriyor.

Vondelpark çok güzel, huzur dolu bir yer... Orada oturup bir kahve içtik.

Vondelpark çıkışında yine kuzenle buluştuk. İstikamet kilise manastır falan :) Beginjhof, dam meydanının hemen yakınında bir manastır. Küçücük bir kapının arkasında sessiz bir bahçe karşılıyor insanı. Cidden insan hayret ediyor o küçücük kapıdan açılan huzura. Aaa pardon ondan önce bir kiliseye uğradık. Şansımıza bir ayin vardı. Bir iki dakika ayine katıldık. Oradan Beginjhof'a geçtik.

Güzel bir öğle yemeğinden sonra müzelerin o tarafa doğru gittik. Yine bir yerlerde oturup birşeyler içtik. Sonra biz rijksmuseum'a girdik. Teyzem ve kuzen bizden ayrıldılar. Rijks çok bizlik değilmiş, Van Gogh'tan aldığım keyfi orada çok alamadım. Oradan çıkınca bot turu yaptık. Centraal Station'da indik. Yine yürüyerek bir bara gittik. Guinnesslere bu sefer sıcak tabağı eşlik etti. Oralarda takılıp yine metro ile eve döndük.

Hollanda 4. Gün: 27 Nisan 2010




Dün daha teyzem uyurken evden çıktık. Niyetimiz yarım günlük bir şehir turuna katılmak. Şehre inince önce ayılalım dedik, güzel bir kahve içtik... sonra turun olduğu yere gittik. Önce otobüs turu, sonra Van Gogh müzesi, sonra kanal turu. Aslında yaptıkları şey sadece bunlar için indirimli bilet sağlamak, yoksa rehberli bir tur değil bu. Sadece otobüs turu...

Otobüse bindik, hostesimiz ingilizce kendini tanıştırdı, sonra da şoförü... Kiraz ve Özkan! Hollanda'nın belli yerlerinden geçerek çooook ilginç (!) bir yere gittik. Elmas fabrikası!!!

Burada yaklaşık 3 dakika pırlanta nasıl yapilir vs anlattıktan sonra yaklaşık 25 dakika yaptıklarını satmaya çalıştılar. Sonra da yaklaşık 25 dakika otobüsü bekledik. Gerçi otobüs yolculuğu iyiydi. Kulaklıkla Türkçe dinleyebiliyordun turu... Ama kısaydı... Benim beklediğim bi 1 saat dolaşmasıydı...
Oradan çıkınca yahudi mahallelerinden geçerek Van Gogh müzesine gittik, orada indik... Müzeyi gezdik uzun uzun. Sanattan resimden anlayan biri değilim. Sanat bana bi gömlek büyük sanırım. Ama buradan çok keyif aldım... Ha bakmayın müze aktif olarak 2 kat. Bi iki kat daha olsaydı böyle der miydim bilmiyorum ama Van Gogh tam benlikmiş boyut olarak. Aşağıda hoş bir de cafesi vardı. Orada yemek yenebilir diye düşündük ama saat 2'i geçmişti. Ve biz akşam 5'de yemek yiyecektik. (kuzenin akşam 6.30'da işte olması gerekiyor)

Müzeden çıkınca bota binmemiz gerekiyordu aslında... ama baktık botun bileti 31 Aralığa kadar geçerli, onu salladık! Bugün Rikjsmuseum'a gideceğiz, ondan sonra kullanmaya karar verdik. Bu arada Brugge'e gitmemeye karar verdiğimiz için bugün de boşa çıktı :)
Ben yürüyelim diye tutturdum... Önce Hard Rock cafe civarına gittik, oradan Leidseplein 'den geçerek Dam'a yürüyorduk ki, hadi dedik Anna Frank'a gidelim. Valla ne Rijks'de ne Van Gogh'ta sıra vardı ama burada uzuuun ve zor ilerleyen bir sıra vardı. Serkan da kitabı okumamış, çok anlamsız buldu o sırayı. Bi 10 dakika bekledik, baktık ilerlemiyor, ayrıldık. Yine istikamet Dam. Giderken bir yerde oturduk, kanallardan birinde... Kahvemizi içtik.
Akşam başka bir semte yemek için gidecektik. Teyzem bizim elimize yazıp verdi 14 no'lu şu trene bin, şu durakta in diye. Önce durağı tespit edelim, binme zamanımız geldiğinde aranmayalım dedik. Gittik durağı bulmaya. Yürü yürü aaa yine Anna Frank'ın oraya çıktık! Veee bu sefer sıra yok! Tramvay'a binmemize 40 dakika var. Hemen girdik içerik. Bir güzel de orayı gezdik.
Sonra bindik tramvaya. Elimizde strip (sanırım!) biletler var. Bu uzun bir kağıt. Gideceğin durağı söylüyorsun, adam ne kadarlığa denk geliyorsa oraya bir damga basıyorlar. Biz bindik kondüktör yok trende.. Bizimle birlikte bir de türbanlı bir kız bindi. Bu arada genelde Hollandalılar Akbil gibi basıp okuttukları birşey kullanıyorlar. Türbanlı kızın da elinden bizimki gibi bilet var. Omuz silkti kız geçti oturdu. Dedik neyse kondüktör gelince basılıyor herhalde. Meğer bi makinesi varmış, oradan basmak gerekiyormuş. Biz bunu inerken fark ettiğimiz için kaçak yolculuk yapmış olduk. Bütün akşam da teyzemlerin buradaki Türkler böyle zaten, bak geldiler 3 günde böyle oldular diye dalga geçip durular.
Neyse gittik susiler, woklar, tatlılar, balıklar, valla hepsini götürdük. Oradan çıktık, yarı yarıya yürüyerek sonra da tramvayla evimize döndük.
5 Zarla oynanan keyifli bir Hollanda oyunu varmış, waffle'larımızı yiyerek onu oynadık.
Bu post resimsiz oldu, zaten bir yandan teyzemle muhabbet ettim bi yandan yazdım...

Hollanda 3. Gün: 26 Nisan 2010


Dün süper düper şahane bir gündü. Bugün çok vaktim yok, çok yazamayacağım. Müzeler, kanal turları vs bizi bekler...

 
Çok özet olarak...

Volendam'a gittik. Çok güzel bir balıkçı kasabası. Kasaba diyorum ama aslında şehir. İç denizin kenarında... Deniz havası aldık, dolaştık, balık yedik, kahve içtik, kostümlü fotoğraflar çektirdik.

Oradan şehire döndük. Kuzen bizi şehirde indirdi. İlk defa Amsterdam sokaklarında yalnız takıldık. En önemli misyonumuz kocama wii oyunu almak olduğu için önce onu hallettik. Sonra Dam meydanındaki dönme dolaba bindik. Şehiri havadan görelim diye. İnince biraz oralarda takıldık. Guinness yazan bir Irish Pub bulduk, orada oturup biraları hüplettik. Sonra yine meydanlarda dolanıp Red Light'a gittik, ama henüz erkendi, biraz dolanıp başka bir bara oturduk. Brugge programı için turizm firmaları ile konuştuk. Muhtemelen yarın oraya gideceğiz.

Yeniden red light... Merkez istasyonda teyzemin evine giden tramwayı arama... Ve ev...

Hollanda 2. Gün: 25 Nisan 2010


Hollanda yazılarını daha oradayken yazmıştım. Hepsi bir yerde dursun diye buraya da aynı yazıları kopyaladım.

Kuzenim, burada bir takımda oynuyor. Bir yandan da aynı kulüpte çocukları çalıştırıyor, bir antrenörlük kursuna gidiyor vs. Dolayısıyla pazar günleri burada onun için futbol günü. Serkan da bavulları hazırlarken bana krampon koy, forma koy falan demişti de ben pek sallamamıştım. Ama kuzen, gerekli aranjmanları yapmış, kulübün başkanı vs ile konuşmuş, Serkan'ı takıma aldırdı. Kendi evlerinde oldukları için pek lisans falan sormuyorlarmış, bizimki de aradan kaynadı... Teyzemle biz de çimlere yayılıp onların maçını izledik. Epey bi nizami oynuyorlar, 90 dakika falan. Serkan 20-25 dakka oynadı ama bayıldı kaldı :)

Neyse ki şampiyonluk maçına çıkmış diğer takımı yendik, maç iyice keyifli oldu. Bu foto da bizim takım kutlamaları kabul ederken :) Kulüpte biraz takılıp biralarımızı içtik...

Sonra Faslı bir balıkçıya gidip akşam yemeğimizi sipariş ettik. Bir dolu kalamar, karides, hamsi, hollanda balıkları vs... Oradan da Angaraliyiz ya, ver elini İkea ve Media Markt.. Erkeklerle önce İkea'ya gittik, birer sosisli yedik, sonra onlar bizi orada bırakıp elektronik şeylerin fiyatını karşılaştırmaya gittiler !

Aradan iki saat geçip de telefon tacizleri bitmeyince mecburen bizi almaya gelen beylere katıldık. İstikamet ev! Kuzen pişen balıklarımızı almaya gitti, biz sofrayı hazırladık. Serkan tabi ki oturup ajax maçını seyretti.

Sonra misss gibi bir yemek... Yanında TR'den gelen rakılar, TV'de türk müzik kanalı. Masada karadeniz hamsisi var düşünün. İnsan valla unutuyor Hollanda'da olduğunu.

Ben baygın bakmaya başlamıştım ki, hadi dediler Çağların evine... Play station partisi var! Kuzenin evi yakın, yürüyerek gittik. Serkanla çağlar PS takılırken ben yine sızmışım tabi. Serkan 9-1 yenilince parti bitti, beni uyandırdılar, eve geri döndük... Fotoğraf kuzene yürürken elimizdeki boş şişelerle şaklabanlık yaparken...

Hollanda 1. Gün: 24 Nisan 2010

Hollanda yazılarını daha oradayken yazmıştım. Hepsi bir yerde dursun diye buraya da aynı yazıları kopyaladım.


Buranın saati ile sabah 6.30... Kalktım, kahvenin suyunu koydum o kaynarken buraya yazayım dedim...
Burada hem turistiz hem değiliz. Yanımızda burada yaşayan rehberler olunca pek turist gibi hissetmiyoruz kendimizi. Mesela normal şartlarda cumartesi gecesi TR'den ilk defa Hollandaya gelen birileri ne yapar?
Biz evde bira falan içip Beşiktaş-Sivas maçının özetini izledik. Zira teyzemler dedi ki "bugün cumartesi bi dolu sarhoş turist olur ortalarda rahat edemeyiz, hafta içi red light'a falan gidelim"... Ya da pazar sabahı için planımız şöyle. Kuzenimin oynadığı ligte maçı var 12'de. Eşime de takım forması, ayakkabı, tekmelik vs ayarladı. Bugün maç yapacaklar. Haaa oynadıkları takımdakilerin de hepsi Türk. Akşam da faslı bir balıkçının pişirdiği balıkları evde Yeşil Efe eşliğinde gümleteceğiz. Ya da birşey alacak oluyoruz, aman delimisiniz be bunlar turistler için diyorlar :)

8 gün kalacağız burada. Bir gününde Volendam'a bir gününde Brugge'e gitmeyi planlıyoruz. Bir gün kraliçenin doğumgünü. Orada sabahtan ikinci el satışı yapıp öğleden sonra takılacakmışız sağda solda... Turuncular içinde... Geri kalan günlerde Amsterdam'dayız.

Dün neler yaptık?

Havalanından 6.30 gibi çıktık. Eve geldik, sohbet kahvaltı vs. 9 gibi biraz uyuyalım dedik, ama ben gün bitiyor diye 12'de diktim kocamı ve bizi karşılayabilmek için sabah 4'de işten çıkıp uyumadan havaalanına gelen kuzenimi. Çıkıp bir tramvaya atlayıp, Müze Meydanında (museumplein) indik. Kuzen, Van Gogh müzesine girmek için bekleyenleri görüp dalga geçti. Tüm müze girişleri hafta içine ertelendi. Hafta sonu İngiltereden vs çok gelen oluyormuş, ve aslında haftasonu gezmek için pek uygun zamanlar değilmiş. Tadını çıkarmak istiyorsak hafta içi gitmek gerekiyormuş. Ya da bizi yedi, bilmiyorum...

Albert cuypmarkt'a gittik. Burası uluslararası bir pazar. Bir sokağin iki yanına tezgahlar kurulmuş. Sebze-meyveden, giyim kuşama, yerel şeylerden yiyecek içeceklere kadar bir dolu şey var.

Pazarda haring (ekmek içinde soğan, turşu ile sunulmuş çiğ balık) ve lumpia yedik. (vietnam sigara böreği. Derin yağda kızarmış böreklerin içinde sebze var, çin böreğini andırıyor. Acılı bir sosla yeniyor.). Foto Haring'çinin önünde...

Dönüşte Heineken Experence'ın oradan geçtik. İçine girmedik, kapısında falan sanki girmişiz gibi fotoğraf çektirdik. (Burası bir bira fabrikası, İrlanda'da Guinness'inkine gitmiştik. ) oradan bir yerde oturup kahve içtik. Hava esmediği zaman çok güzel. Kahve için oturduğumuz yerde güneş vuruyordu, dışarda t-shirtle oturduk.


Oradan bana sarı laleler almaya çiçek pazarına gittik. Açıkçası orayı hiiiiç öyle beklemiyordum. Sadece lale doğanları vardı, hiç açmış çiçek göremedik. Tam da lale zamanı halbuki... Mazhar nereden almış ki Biricik'e laleleri?



Bir dolu yer yürüdük. Kanalların üzerinde gezip durduk. Rembrant Meydanına gidip, usulden olduğu üzere fotoğraf çektirdik. Amsterdam resimleri satılıyordu. Çok güzel renklerde... Paraya kıyıp alamadım. danesine 15 Euro dediler. Ama aklım kaldı, gidip alabilirim. Tuschinski Sineması'na girmemiz önceden tembihlendiği halde unutmuşuz, girmedik. Başka bir gittiğimize kaldı. Buradaki bir smart shop'tan lolipop aldık! Smart shop kafa yapıcı maddelerin satıldığı dükkanlar. Hafif uyuşturucu türlerini buradan atıyorlar. Coffee shopların aksine burada birşey içemiyorsunuz, alıp gidiyorsunuz. Adamla kuzenin uzun mülakatları sonucu adam bize lolipop verdi. Haşhaşlı...

Oradan muhtelif yerlerde yürüdük. Açıkcası oralar nerelerdi bilmiyorum. Zaten bu yazıyı da google ve haritalar yardımı ile yazıyorum :) Nihayetinde Dam meydanına çıktık. Orada bir burger'a girdik. Sonra yine kanalların üzerinden yürüyerek bir bara gittik.

Burada test için 3 küçük bira isteyebiliyorsunuz. biz 3 kişi olduğumuzdan toplam 9 tane değişik küçük biramız oldu. Döndüre döndüre içtik. Sevdiklerimizi not ettik.

Sonra kanalın yanına atılmış masalardan birine oturduk. Bir bira da orada içtik. Bir milyon tane gay vardı, onları izledik. Bir ara yanımızdan beerbike diye birşey geçti. 22 kişilik bir bisiklet. Ya da tekerlekli masa diyelim. Amcalar bir yandan içip bir yandan pedal çeviriyorlar. Ve hatta şarkı söylüyorlar.

Ben barda tuvalete girmeyi unuttuğum için alışveriş merkezinde tuvalet aradık. O arada mango, lacoste gibi markaların fiyatlarına baktık. TR ile aynı. Teyzemle buluştuk. Dam civarında bir Arjantin Restaurantı bulup oturduk, bir yemek yedik. Yine dolana dolana döndük, tramvaya.

Yukarıda dediğim gibi daha fazla gezmek istemedi bizim yerliler. Tramvaya bindik, bir baktım yan koltukta üniversiteden arkadaş... Naber nedir vs vs konuşurken, bak dedi kimler var. Başka tanıdıklar... Komik oldu. Amsterdam cidden küçük yermiş.

Akşam evde maç özeti, bira, haşhaşlı çay derken ben sızdım gittim tabi . Sabahın 6.30'unda kalkıp, tam 1 saatte anca bu yazıyı yazdım.